Elimde yiginla kitap var baslayip da sonunu getiremedigim...
Iki sene evvel baslayip ilerleyemedigim Turgenev'in Fathers and Sons'u... Tolstoy'un icime bayginlik veren ve 3 yildir elimde surunen Dirilis'i, Ahmet Turan Alkan'in gecen yaz baslayip da bitiremedigim Uc Nokta'nin Anlattiklari, basladigim ve basucumda kalan Katre'i Matem, yeni baslamak icin 2006'dan beri beklettigim kosesinden cikardigim Elif Safak'in Pinhan'i, sanirim 4 sene once baslayip arabamin arkadasinda epey guneslendirdigim Aristotle'in Poetics and Rhetorics'i, Alain de Button'un 3 sene once baslayip ucaklarda bitiremedigim Status Anxiety'si, Canon 350D'nin user manual'i bir kac ay once alinip da icine bakilmadan bir kenara kaldirilmis Vogue'un ansiklopedi boyutundaki Eylul sayisi...
Agh! Bunlarin yaninda bir sonraki proje icin okunup ogrenilmesi gereken kitaplar...
Ama umitliyim, dun gece Araf'i bitirebildim. Uzun zamandir muhabbet ettigin bir dosttan ayrilmak gibi...
Tuesday, December 29, 2009
Saturday, December 26, 2009
1984
From the movie 1984...
"In accordance to the principles of Doublethink it does not matter if the war is not real or when it is, that victory is not possible. The war is not meant to be won. It is meant to be continuous. The essential act of modern warfare is the destruction of the produce of human labor. A hierarchical society is only possible on the basis of poverty and ignorance. In principle, the war effort is always planned to keep society on the brink of starvation. The war is waged by the ruling group against its own subjects. And its object is not victory over Eurasia or Eastasia but to keep the very structure of society intact."
...
"There is truth, and there is untruth. To be in a minority of one doesn’t make you mad."
...
I understand how. I don’t understand why."
"In accordance to the principles of Doublethink it does not matter if the war is not real or when it is, that victory is not possible. The war is not meant to be won. It is meant to be continuous. The essential act of modern warfare is the destruction of the produce of human labor. A hierarchical society is only possible on the basis of poverty and ignorance. In principle, the war effort is always planned to keep society on the brink of starvation. The war is waged by the ruling group against its own subjects. And its object is not victory over Eurasia or Eastasia but to keep the very structure of society intact."
...
"There is truth, and there is untruth. To be in a minority of one doesn’t make you mad."
...
I understand how. I don’t understand why."
2000ler...
Yukaridaki parcayi Enis cok severdi. Enis de mi kimdi? Enis ODTU Faik Hiziroglu Yurdu'nda 3 sene ayni CS'yi paylastigim elemanlardan biriydi. Donup ardima bakinca ben o yurttan ayrilali 10 sene olmus nerdeyse.
Uzerimde yaklasik 10 senelik bir sweatshirt var. Pantalon 6 senelik... Gardrobumda annemin bana orta ikideyken aldigi bir t-shirt var, atamiyorum. Gomleklerin bir yarisi ODTU yillarindan, bir yarisi da sonrasindan. Annemin Ankara'ya gelip de milletin uzerinde gorerek aldigi polar kazak hala sapasaglam. Izmir Fen'e kaydoldugum gun aldigimiz bir sweatshirt var yine atamadigim...
Koskoca bir 10 yil geride kalirken, yipranan bir tek ben miyim?
Wednesday, December 23, 2009
havaalanlari...
Cumartesi Pittsburgh, Boston ve Charlotte havaalanlarindan gectim. Geciktirilmis aksam yemegimi Charlotte'da bir Sbarro'da, extra yagli vejeteryan pizza dilimleri ile gecistirdim.
Sali gunu yine Charlotte'taydim. Sabah kahvaltisi havaalanindaki Starbucks'tan, ogle yemegi Quiznos'dan, aksam yemegine vakit kalmadigi ve yenebilir bisiler bulamadigim icin iki battal boy bademli Snickers yuvarladim. Ucakta hostes halime acidi da bir sira ondeki first class'a gecirdi beni. First class'in da oyle matah bir yani yok. Eskidenmis yolculuklarda istakoz servisi... Simdi yemek bile vermiyoruz.
Havaalanlarinda yenebilir bisiler bulamamaktan sikayetciyim. Soyle fiyati uygun, minimum muhendislik urunu, dogal, hani "mutfakta biri mi var" dedirten cinsten, yiyince midenize oturmayan ya da yuzunuzun yag kusmadigi yiyecekler dusunuyorum... Dusunuyorum da bulamiyorum. Hani diyorum, ilerde acaba havaalanlarinda bu tur bir restoran mi denesem?
Sali gunu yine Charlotte'taydim. Sabah kahvaltisi havaalanindaki Starbucks'tan, ogle yemegi Quiznos'dan, aksam yemegine vakit kalmadigi ve yenebilir bisiler bulamadigim icin iki battal boy bademli Snickers yuvarladim. Ucakta hostes halime acidi da bir sira ondeki first class'a gecirdi beni. First class'in da oyle matah bir yani yok. Eskidenmis yolculuklarda istakoz servisi... Simdi yemek bile vermiyoruz.
Havaalanlarinda yenebilir bisiler bulamamaktan sikayetciyim. Soyle fiyati uygun, minimum muhendislik urunu, dogal, hani "mutfakta biri mi var" dedirten cinsten, yiyince midenize oturmayan ya da yuzunuzun yag kusmadigi yiyecekler dusunuyorum... Dusunuyorum da bulamiyorum. Hani diyorum, ilerde acaba havaalanlarinda bu tur bir restoran mi denesem?
Monday, December 21, 2009
Deger mi?
Gunlerdir beni arayip duran arkadasin derdi belli oldu... Icindekini doktu pazar gunu en nihayetinde: Megerse gonlunu bir kiza kaptirmis, ama kiz orali degilmis... Buncagiz da icin icin yanar, bir turlu kafasindan atamaz, ona yazicak sozcukler biriktirir, derleyip toparlamaya calisirmis kafasinin isine tahsis edilmesi gereken saatlerde... Lakin ne sozcukler hali tasvire kafi gelir, ne belli bir siraya girmeye razi olur, ne de akli isine konsantre olurmus. Sonuc olarak hem kalbi, hem akli allak bullakmis.
Ne zaman bu hallerde bir arkadas icini acsa, verdigim cevap ayni olur: Karsilik bulamiyorsan yuruyup yoluna bakman lazim arkadas! Zorla guzellik nereye kadar?
Derken bir ay kadar once (uzun zamandir TV seyretmiyorum) TV'de gordugum bir reklam geliyor aklima. 70'lerinde bir cift, taze asiklar gibi... Ayni yastikta 40 seneden fazla gecirmisler. Adamcagiz 3 sene beklemis, 2 kere evlenme teklifi reddedilmis; ama sabretmis ve yilmamis... Hic bir gun pisman da olmamis...
Eger dogruysa ve bu tur ornekler "nadir" degilse, sevmek ne demekti? Biliyo muyum ki anlamini? Ya da sevmenin bir anlami varsa, kilic kusanip zirhlara burunmeden, o diyar senin bu diyar benim beyaz at sirtinda yollar tepmeden, Rapunzel'e ulasmanin bir yolunu aramak cok mu hazirlopculuktur? Armut piser de agza oyle cumburlop duser mi?
Cumartesi gunu Boston'daydim... Kendinde kendimden haller gordugum o tedirgin ruhun izlerini aradim buz kesen sokaklarda... Yanimda Mazhar vardi, 6 yildir gormedigim bir dost. Lafladik... Anlayabilecegini inandigim insanlara birseyler anlatirken aslinda kendi kendime birseyler anlatiyorum gibi geliyo... Onunla konusurken de ilginc seyler kesfettim kendi hakkimda. Iki farkli yasam surmek, surdurmeye calismak, bir ucuncu yasami istemek, onu tanimlayamamak ve yoldas bulamamak, usengeclik, vs vs... Kisaca Dr.Jekyll ve Mr Hyde olmak, ikisini ayni anda surdurmeye mecbur kalmak... Degerlerin cakismasi, statu anksiyetesi, bidi bidi da bidi bidi...
Boston'a giderken yolda okudugum materyallerden, borderline personality disorder denen bir seye de sahip oldugum ve patalojik derecede bir kisim savunma mekanizmalari gelistirdigim kanisina vardim... ODTU + master + doktora, eh balatalarda bir miktar yipranma elbette olacak.
Ne zaman bu hallerde bir arkadas icini acsa, verdigim cevap ayni olur: Karsilik bulamiyorsan yuruyup yoluna bakman lazim arkadas! Zorla guzellik nereye kadar?
Derken bir ay kadar once (uzun zamandir TV seyretmiyorum) TV'de gordugum bir reklam geliyor aklima. 70'lerinde bir cift, taze asiklar gibi... Ayni yastikta 40 seneden fazla gecirmisler. Adamcagiz 3 sene beklemis, 2 kere evlenme teklifi reddedilmis; ama sabretmis ve yilmamis... Hic bir gun pisman da olmamis...
Eger dogruysa ve bu tur ornekler "nadir" degilse, sevmek ne demekti? Biliyo muyum ki anlamini? Ya da sevmenin bir anlami varsa, kilic kusanip zirhlara burunmeden, o diyar senin bu diyar benim beyaz at sirtinda yollar tepmeden, Rapunzel'e ulasmanin bir yolunu aramak cok mu hazirlopculuktur? Armut piser de agza oyle cumburlop duser mi?
Cumartesi gunu Boston'daydim... Kendinde kendimden haller gordugum o tedirgin ruhun izlerini aradim buz kesen sokaklarda... Yanimda Mazhar vardi, 6 yildir gormedigim bir dost. Lafladik... Anlayabilecegini inandigim insanlara birseyler anlatirken aslinda kendi kendime birseyler anlatiyorum gibi geliyo... Onunla konusurken de ilginc seyler kesfettim kendi hakkimda. Iki farkli yasam surmek, surdurmeye calismak, bir ucuncu yasami istemek, onu tanimlayamamak ve yoldas bulamamak, usengeclik, vs vs... Kisaca Dr.Jekyll ve Mr Hyde olmak, ikisini ayni anda surdurmeye mecbur kalmak... Degerlerin cakismasi, statu anksiyetesi, bidi bidi da bidi bidi...
Boston'a giderken yolda okudugum materyallerden, borderline personality disorder denen bir seye de sahip oldugum ve patalojik derecede bir kisim savunma mekanizmalari gelistirdigim kanisina vardim... ODTU + master + doktora, eh balatalarda bir miktar yipranma elbette olacak.
Thursday, December 17, 2009
Yalnizlasmak, kendinle kalmak, kendini anlamak vs
Yillar yillar evvel bir dizi seyretmistim. Bir Fransiz subayi ve bir Bedevi Reis'i arasindaki hikaye.
Bedevi Reis'i (daima mavi bir turban/posu takardi), Fransiz subaya colde kalmanin, mutlak sesssizlikte kendi sesini dinleyebilmenin cok buyuk bir nimet oldugundan bahsediyordu. Insan ancak kendi sesini duymaya baslayinca kendini taniyabilir, kim oldugunu bilebilirdi.
Bir bir arkadaslar uzaklasiyo. Her gidenin ardindan biraz daha kendimle kaliyorum. Hayalim bir vakit bir colde bir kac gece kalmak; tek basima. Derdimi dinleyen bir arkadas (ve kendi derdini de dinleyen yegane insan olan beni) gun asiri ariyor, halimi sormak istiyor. Nasil soylesem bilemiyorum: Ayni kisi tarafindan bir haftada ikiden fazla aranmaktan nefret ederim ben...
Cumartesi Araf'in son 50-60 sayfasini okumak icin Boston'a gitmeye niyetliyim. Belki o sokaklari da bulurum. Bakalim....
Bedevi Reis'i (daima mavi bir turban/posu takardi), Fransiz subaya colde kalmanin, mutlak sesssizlikte kendi sesini dinleyebilmenin cok buyuk bir nimet oldugundan bahsediyordu. Insan ancak kendi sesini duymaya baslayinca kendini taniyabilir, kim oldugunu bilebilirdi.
Bir bir arkadaslar uzaklasiyo. Her gidenin ardindan biraz daha kendimle kaliyorum. Hayalim bir vakit bir colde bir kac gece kalmak; tek basima. Derdimi dinleyen bir arkadas (ve kendi derdini de dinleyen yegane insan olan beni) gun asiri ariyor, halimi sormak istiyor. Nasil soylesem bilemiyorum: Ayni kisi tarafindan bir haftada ikiden fazla aranmaktan nefret ederim ben...
Cumartesi Araf'in son 50-60 sayfasini okumak icin Boston'a gitmeye niyetliyim. Belki o sokaklari da bulurum. Bakalim....
Sunday, December 13, 2009
Roman karakteri olarak yaşamak
Elif Şafak
Roman karakteri olarak yaşamak
14.12.2009 03:37:42
Oysa en büyük yazar Tanrı. En kadim ve kalıcı kitaplar O’nun eseri. O’nun yazdığı bir koca romanda hepimize irili ufaklı roller düşmüş gibi hissediyorum bazen. Herkes bir karakter bu metinde, herkes farklı bir renk. Ve tıpkı roman kahramanları gibi bizler de bilmiyoruz on sayfa sonra başımızdan neler geçeceğini. Koşturuyoruz gene de. Tek tek rollerimiz ya da repliklerimiz hem önemli, hem önemli değil. Tanrı’nın yazdığı bu hikâyede payımıza ne düştüğünü bilmediğimiz gibi merak bile etmiyoruz çoğu zaman.
Sabahın erken saati. Henüz gün ağarmamış. Arafta bir zaman. Gece ile gündüz arasında bir eşikte durmaktayız. Paris’te bir çöpçüler uyanık bu saatte, bir kaldığım otelin resepsiyonunda çalışan adamcağız, bir kahvaltı hazırlayan Lübnanlı aşçı kadın, bir de ben. Hep beraber geceyi bekliyoruz, nöbet tutar gibi. Onlar iş icabı uyanıklar, görev icabı ayaktalar. Benimse özrüm yok. Açıklayamıyorum kendi kendime neden bu uykusuzluk. Gene baykuş modundayım. Baykuşun gececiliği var bende ama bilgeliği ne gezer. Biri olmuşken, bari öteki de olsaydı. Çöpçüler, aşçı kadın, resepsiyon görevlisi ve ben, arada birbirimize bakıyoruz göz ucuyla. Herkes bir an için kendini diğerinin yerine koyuyor belki de. Ben, “Paris’te çöpçü olsam hayatım nasıl olurdu acaba?” diye düşünüyorum. Bana bakan çöpçü ise muhtemelen şöyle geçiriyor zihninden: “Bu turistlerin hepsi kafadan çatlak! Delinin zoruna bak kalkmış bu saatte. Ben böyle otelde kalacağım, işim gücüm olmayacak, bu kadar erken kalkar mıyım hiç? Yatarım horul horul, sabah da kahva tıyı ayağıma getirtirim valla. Bunlarda akıl yok akıl.” Çöpçü düşündüklerini arkadaşlarıyla paylaşıyor olmalı ki tüm çöpçüler bana bakıp gülüşüyorlar. Bu saatte bu neşe. Onların gözünden bakıyorum kendime. Garfield gibi burnunu cama yapıştırmış merakla dışarıyı seyreden bir kadın görüyorum. Yabancı, yabani. Sakin, dingin ve normal. Peki “normallik” kadar içinde, ta derininde “delilik” barındıran başka bir hâl var mı? Resepsiyondaki adam sabah gazetelerini yerleştiriyor uyuşuk bir edayla; aklı burada değil evinde, sıcak yatağında karısıyla uyumak istiyor. Aşçı kadın en hareketli olanımız. Durmadan çalışıyor. Arapça bir şarkı mırıldanıyor. Tek duyduğum kelime “habibi”. Kim acaba sevdiği? Yanında mı uzakta mı? Kırgın mı kalbi yoksa onanmış mı? Nasıl bir hayat onunki? Dün akşam sokağın köşesinde duran dilenci kadın henüz işe çıkmamış. Ne yapıyor acaba? Hani herkes işe giderken “daha iyi” giyinir ya, elinde geldiğince. Onun mesleğinde işe giderken “daha kötü” giyinmek lâzım, acındırmak kendine, zavallılaşmak mümkü mertebe. Romanya doğumlu olduğunu söylemişti sorduğumda. Sen kalk, Romanya’dan yollara düş, Paris’e gel, daha iyi bir hayat uğruna bunca yol bunca göç. Sen kalk yollara düş, akrabalarınla kalabalık bir ev tut, çoluk çocuk kuzen amca. Sen kalk sabahları hazırlan, işe gider gibi dilenmeye git. Yanından şık hanımlar, acelesi olan beyler geçsin. Geride parfüm kokularını ve ayak seslerini bıraksınlar. Yanından hayat gürül gürül aksın ve sen oturduğun yerden seyret; kızmadan, öfkelenmeden, kendini dışlanmış hissetmeden. Nasıl bir hayat? Sorsam anlatır mı? Yoksa “Sana ne be kadın?” deyip kovalar mı beni? Neden bu kadar merak ediyorum başkalarının hayatlarını? Görünmez bir dürbünle etrafı dikizler gibiyim. Dürbünle dikizlerken yakalanmışçasına utanıyorum bazen. Belki de biz yazarlar, doğada gördüğü parlak nesnelere meyleden saksağanlar gibiyiz; başkalarının hayatlarından ilham, hüzünlerinden hikâyeler topluyoruz. Gagamızın ucunda kelimeler... Derken topladığımız hikâyelerdeki hüzünler o kadar ağır geliyor ki kanatlar mıza, bu sefer de mavi semada kaçacak yer arıyoruz. Oysa en büyük yazar Tanrı. En kadim ve kalıcı kitaplar O’nun eseri. O’nun yazdığı bir koca romanda hepimize irili ufaklı roller düşmüş gibi hissediyorum bazen. Herkes bir karakter bu metinde, herkes farklı bir renk. Ve tıpkı roman kahramanları gibi bizler de bilmiyoruz on sayfa sonra başımızdan neler geçeceğini. Koşturuyoruz gene de. Tek tek rollerimiz ya da repliklerimiz hem önemli, hem önemli değil. Tanrı’nın yazdığı bu hikâyede payımıza ne düştüğünü bilmediğimiz gibi merak bile etmiyoruz çoğu zaman. Henüz saat dört ama dayanamıyorum, Eyüp’e telefon ediyorum. “Awghhh?” diyor uykulu bir ses. “Alo” demeye çalıştığını tahmin ediyorum. “Eyüp günaydın, en büyük yazar Tanrı ve biz hepimiz O’nun yazdığı roman karakterleriyiz” diyorum. Derin bir sessizlik oluyor karşı tarafta. “Ne düşünüyorsun?” diye soruyorum. “Acaba seni niye böyle bir karakter yaptı diye düşünüyorum? Bana ceza olsun diye mi?” diyor. Alınmıyorum. “Peki roman karakterleri romanın gidişatını etkil yebilir mi? Önceden yazılmış ve bitmiş, şimdi sadece canlandırması kalmış bir hikâyenin içinde miyiz? Yoksa her an yeniden yazılan, dolayısıyla başı sonu değişken bir hikâye mi?” “Gene gittin yollarda varoluş krizine yakalandın değil mi?” diyor Eyüp. “Sen şimdi kapa telefonu, derin bir nefes al, git elini yüzünü yıka. Merak etme, İstanbul’da ayakların yere basar.” Yolculuklar bizi hüzünlendirir. Evinden, ailenden, işyerinden, dostlarından, alışkanlıklarından kısa bir süre için de olsa kopmak insana aslında her şeyin ne kadar geçici olduğunu gösterir. Yolculuklar bizi neşelendirir. İnsanlığın evrensel ve sarsılmaz güzelliklerini gösterir; kardeşliği, ruhdaşlığı, dayanışmayı. Yolculuklar bizi değiştirir; başka bir insan hâline getirir. Her yolculuğa çıkışta “Eski Ben”i geride bırakırız. Tez gidip tez gelelim diye su döker peşimizden. Çocukluğumdan beri yolculuk etmeyi sevdim. Yolculuklarda yazmayı, okumayı, hayaller kurmayı. Ama bazen bir virüse yakalanır gibi tutuluruz YEBVAK’a. “Yolculuklar Esnasında Beliren Varoluş Analizi ve Krizi”ne. Yakalananlar bilir.
Yukaridaki yazi bana San Juan'daki halimi hatirlatti. Sokaklarda yururken, ha bire kendi kendime sordugum sorulara cevap aradim. Bir arkadasim Bediuzzaman'a ait bir kissa anlatmisti. Ustad, bazen bir talebesini alir, Istanbul'un en guzel bir sinemasina gider, en guzel bir mekanindan bilet alir, oturur filmi seyredermis. Talebesi bir gun sormus nedenini. Anlatmis: “İşte dünya da aynen sinema perdesine benzeyen bir yerdir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de fâni; hiç durmuyor, sürekli akıp gidiyor. Onun için dünya hayatına hiç güvenme oğlum. Sinemanın insana ibretlik mesajlar veren bir yönü var. Hayatlarımız, izlediğimiz bu film kadar kısa ve geçicidir. Ömrümüz sinema perdesindeki görüntüler gibi göz açıp kapayıncaya kadar akıp gidecek, sonra da hesap faslı başlayacak.”
Aynen oyle de, yaptigimiz her yolculuk, kendimizi sinema perdesinin uzerine bir karakter olarak eklemlemek... Kisa, gelip gecici... Karsilasilacak seyler itibari ile aliskin olmadigimiz bir ortamda, hic hazirlikli olmadigimiz sinav sorulari... Bazen cuvallayip cuvallamadiginiz sinavin ortasinda belli olur, bazen sinav bitip de ucaga adim attiginizda yaparsiniz geride kalanlarin muhasebesini. Sorarsiniz kendinize, kendi kendinize geldiginizde: "any regrets?" Ne kadar da benzer su dunya hayatina? Olum yatagi, ya da olmek icin yatip kaldigimiz yerde verilen son nefesler, gate'den gecip de ucagin kapisina atilan son adimlar gibi. Tek bir fakla, artik muhasebe yapma hakki bizden cikiyor, defterler duruluyor...
Roman karakteri olarak yaşamak
14.12.2009 03:37:42
Oysa en büyük yazar Tanrı. En kadim ve kalıcı kitaplar O’nun eseri. O’nun yazdığı bir koca romanda hepimize irili ufaklı roller düşmüş gibi hissediyorum bazen. Herkes bir karakter bu metinde, herkes farklı bir renk. Ve tıpkı roman kahramanları gibi bizler de bilmiyoruz on sayfa sonra başımızdan neler geçeceğini. Koşturuyoruz gene de. Tek tek rollerimiz ya da repliklerimiz hem önemli, hem önemli değil. Tanrı’nın yazdığı bu hikâyede payımıza ne düştüğünü bilmediğimiz gibi merak bile etmiyoruz çoğu zaman.
Sabahın erken saati. Henüz gün ağarmamış. Arafta bir zaman. Gece ile gündüz arasında bir eşikte durmaktayız. Paris’te bir çöpçüler uyanık bu saatte, bir kaldığım otelin resepsiyonunda çalışan adamcağız, bir kahvaltı hazırlayan Lübnanlı aşçı kadın, bir de ben. Hep beraber geceyi bekliyoruz, nöbet tutar gibi. Onlar iş icabı uyanıklar, görev icabı ayaktalar. Benimse özrüm yok. Açıklayamıyorum kendi kendime neden bu uykusuzluk. Gene baykuş modundayım. Baykuşun gececiliği var bende ama bilgeliği ne gezer. Biri olmuşken, bari öteki de olsaydı. Çöpçüler, aşçı kadın, resepsiyon görevlisi ve ben, arada birbirimize bakıyoruz göz ucuyla. Herkes bir an için kendini diğerinin yerine koyuyor belki de. Ben, “Paris’te çöpçü olsam hayatım nasıl olurdu acaba?” diye düşünüyorum. Bana bakan çöpçü ise muhtemelen şöyle geçiriyor zihninden: “Bu turistlerin hepsi kafadan çatlak! Delinin zoruna bak kalkmış bu saatte. Ben böyle otelde kalacağım, işim gücüm olmayacak, bu kadar erken kalkar mıyım hiç? Yatarım horul horul, sabah da kahva tıyı ayağıma getirtirim valla. Bunlarda akıl yok akıl.” Çöpçü düşündüklerini arkadaşlarıyla paylaşıyor olmalı ki tüm çöpçüler bana bakıp gülüşüyorlar. Bu saatte bu neşe. Onların gözünden bakıyorum kendime. Garfield gibi burnunu cama yapıştırmış merakla dışarıyı seyreden bir kadın görüyorum. Yabancı, yabani. Sakin, dingin ve normal. Peki “normallik” kadar içinde, ta derininde “delilik” barındıran başka bir hâl var mı? Resepsiyondaki adam sabah gazetelerini yerleştiriyor uyuşuk bir edayla; aklı burada değil evinde, sıcak yatağında karısıyla uyumak istiyor. Aşçı kadın en hareketli olanımız. Durmadan çalışıyor. Arapça bir şarkı mırıldanıyor. Tek duyduğum kelime “habibi”. Kim acaba sevdiği? Yanında mı uzakta mı? Kırgın mı kalbi yoksa onanmış mı? Nasıl bir hayat onunki? Dün akşam sokağın köşesinde duran dilenci kadın henüz işe çıkmamış. Ne yapıyor acaba? Hani herkes işe giderken “daha iyi” giyinir ya, elinde geldiğince. Onun mesleğinde işe giderken “daha kötü” giyinmek lâzım, acındırmak kendine, zavallılaşmak mümkü mertebe. Romanya doğumlu olduğunu söylemişti sorduğumda. Sen kalk, Romanya’dan yollara düş, Paris’e gel, daha iyi bir hayat uğruna bunca yol bunca göç. Sen kalk yollara düş, akrabalarınla kalabalık bir ev tut, çoluk çocuk kuzen amca. Sen kalk sabahları hazırlan, işe gider gibi dilenmeye git. Yanından şık hanımlar, acelesi olan beyler geçsin. Geride parfüm kokularını ve ayak seslerini bıraksınlar. Yanından hayat gürül gürül aksın ve sen oturduğun yerden seyret; kızmadan, öfkelenmeden, kendini dışlanmış hissetmeden. Nasıl bir hayat? Sorsam anlatır mı? Yoksa “Sana ne be kadın?” deyip kovalar mı beni? Neden bu kadar merak ediyorum başkalarının hayatlarını? Görünmez bir dürbünle etrafı dikizler gibiyim. Dürbünle dikizlerken yakalanmışçasına utanıyorum bazen. Belki de biz yazarlar, doğada gördüğü parlak nesnelere meyleden saksağanlar gibiyiz; başkalarının hayatlarından ilham, hüzünlerinden hikâyeler topluyoruz. Gagamızın ucunda kelimeler... Derken topladığımız hikâyelerdeki hüzünler o kadar ağır geliyor ki kanatlar mıza, bu sefer de mavi semada kaçacak yer arıyoruz. Oysa en büyük yazar Tanrı. En kadim ve kalıcı kitaplar O’nun eseri. O’nun yazdığı bir koca romanda hepimize irili ufaklı roller düşmüş gibi hissediyorum bazen. Herkes bir karakter bu metinde, herkes farklı bir renk. Ve tıpkı roman kahramanları gibi bizler de bilmiyoruz on sayfa sonra başımızdan neler geçeceğini. Koşturuyoruz gene de. Tek tek rollerimiz ya da repliklerimiz hem önemli, hem önemli değil. Tanrı’nın yazdığı bu hikâyede payımıza ne düştüğünü bilmediğimiz gibi merak bile etmiyoruz çoğu zaman. Henüz saat dört ama dayanamıyorum, Eyüp’e telefon ediyorum. “Awghhh?” diyor uykulu bir ses. “Alo” demeye çalıştığını tahmin ediyorum. “Eyüp günaydın, en büyük yazar Tanrı ve biz hepimiz O’nun yazdığı roman karakterleriyiz” diyorum. Derin bir sessizlik oluyor karşı tarafta. “Ne düşünüyorsun?” diye soruyorum. “Acaba seni niye böyle bir karakter yaptı diye düşünüyorum? Bana ceza olsun diye mi?” diyor. Alınmıyorum. “Peki roman karakterleri romanın gidişatını etkil yebilir mi? Önceden yazılmış ve bitmiş, şimdi sadece canlandırması kalmış bir hikâyenin içinde miyiz? Yoksa her an yeniden yazılan, dolayısıyla başı sonu değişken bir hikâye mi?” “Gene gittin yollarda varoluş krizine yakalandın değil mi?” diyor Eyüp. “Sen şimdi kapa telefonu, derin bir nefes al, git elini yüzünü yıka. Merak etme, İstanbul’da ayakların yere basar.” Yolculuklar bizi hüzünlendirir. Evinden, ailenden, işyerinden, dostlarından, alışkanlıklarından kısa bir süre için de olsa kopmak insana aslında her şeyin ne kadar geçici olduğunu gösterir. Yolculuklar bizi neşelendirir. İnsanlığın evrensel ve sarsılmaz güzelliklerini gösterir; kardeşliği, ruhdaşlığı, dayanışmayı. Yolculuklar bizi değiştirir; başka bir insan hâline getirir. Her yolculuğa çıkışta “Eski Ben”i geride bırakırız. Tez gidip tez gelelim diye su döker peşimizden. Çocukluğumdan beri yolculuk etmeyi sevdim. Yolculuklarda yazmayı, okumayı, hayaller kurmayı. Ama bazen bir virüse yakalanır gibi tutuluruz YEBVAK’a. “Yolculuklar Esnasında Beliren Varoluş Analizi ve Krizi”ne. Yakalananlar bilir.
Yukaridaki yazi bana San Juan'daki halimi hatirlatti. Sokaklarda yururken, ha bire kendi kendime sordugum sorulara cevap aradim. Bir arkadasim Bediuzzaman'a ait bir kissa anlatmisti. Ustad, bazen bir talebesini alir, Istanbul'un en guzel bir sinemasina gider, en guzel bir mekanindan bilet alir, oturur filmi seyredermis. Talebesi bir gun sormus nedenini. Anlatmis: “İşte dünya da aynen sinema perdesine benzeyen bir yerdir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de fâni; hiç durmuyor, sürekli akıp gidiyor. Onun için dünya hayatına hiç güvenme oğlum. Sinemanın insana ibretlik mesajlar veren bir yönü var. Hayatlarımız, izlediğimiz bu film kadar kısa ve geçicidir. Ömrümüz sinema perdesindeki görüntüler gibi göz açıp kapayıncaya kadar akıp gidecek, sonra da hesap faslı başlayacak.”
Aynen oyle de, yaptigimiz her yolculuk, kendimizi sinema perdesinin uzerine bir karakter olarak eklemlemek... Kisa, gelip gecici... Karsilasilacak seyler itibari ile aliskin olmadigimiz bir ortamda, hic hazirlikli olmadigimiz sinav sorulari... Bazen cuvallayip cuvallamadiginiz sinavin ortasinda belli olur, bazen sinav bitip de ucaga adim attiginizda yaparsiniz geride kalanlarin muhasebesini. Sorarsiniz kendinize, kendi kendinize geldiginizde: "any regrets?" Ne kadar da benzer su dunya hayatina? Olum yatagi, ya da olmek icin yatip kaldigimiz yerde verilen son nefesler, gate'den gecip de ucagin kapisina atilan son adimlar gibi. Tek bir fakla, artik muhasebe yapma hakki bizden cikiyor, defterler duruluyor...
Sunday, December 6, 2009
Yazarlar - NAZAN BEKİROĞLU - Gece dersi; kader, Macbeth, Oidipus
Yazarlar - NAZAN BEKİROĞLU - Gece dersi; kader, Macbeth, Oidipus
Gece dersi; kader, Macbeth, Oidipus
Aralık kalmış pencereden, iri yağmur damlaları kuru çınar yaprakları üzerine inerken çıkan ses geliyor.
Onlar duymuyor gerçi ama ben işitiyorum. Aralarından yer yer tatlı bir kaynaşma geçse de pürdikkat beni dinliyorlar biliyorum. Benim aklım iki karış daha fazla havada. Ama farkındayım burada çok ciddi bir iş yapıyoruz. Ben anlatıyorum onlar dinliyorlar. Ben öğretiyorum onlar öğreniyorlar. Yo, hayır! Öyle değil aslında. Ne anlatsam, anlamaya çalışıyorum. Ne öğretsem, öğrenmek çabasına bürünüp ben diye görünüyorum. Her romanın başkahramanında, her tragedyanın faciasında ben varım. Yalandır kapalı olduğum; kalbim açık, dersim açık, yazım açık. Ama kim bir hikâye kahramanına dönüştürüldüğünde kendisini zahmetsiz tanıyabilir? Belki bu yüzden pürdikkat dinleniyorum.
İkinci öğretim. Batı Edebiyatı. Gece dersi. Sonbahar akşamı çoktan inmiş bile. Altından kalkılamayacak bir konuya yalınkılıç dalıyorum. Kral Oidipus'un yanına Macbeth'i iliştirerek kaderden dem vuruyorum. Diyorum ki: Sophokles'in Kral Oidipus'u Shakespeare'in Macbeth'i ile mukayese edilebilir ve bu mukayese bize kader algısına dair bir şeyler fısıldayabilir. Kader ve bunun ayrılmaz parçası olan kötülük sorunsalına dair çok ciddi göndermeleri vardır bu oyunların ve aralarındaki yirmi asır farka rağmen kaderin madalyonunda iki ayrı yüze dokunarak aynı şeyi söylerler.
Her ikisinde de kendi kaderini "güvenilir" kaynaklardan öğrenen kahramanların kader karşısındaki tavrı söz konusudur. Bunlardan Oidipus, kâhinin öngördüğü felâketi (babasını öldürüp kraliçe ile evlenecektir) öğrendiği andan itibaren kaderinden son hızla kaçmaya başlar. Oysa attığı her adım onu kaderinden uzaklaştırmak yerine ona daha fazla yaklaştırır. Çünkü kaçtığı anne ve babası gerçek anne ve babası değildir ve o, nereye gittiğini bilmeden gerçek annesiyle babasının yaşadığı saraya çoktan yönelmiştir bile. Böylece Oidipus bir çember üzerinde koşarcasına, kaçtığı kaderine koşmuş, onun önüne geçmek şöyle dursun tam da önüne düşmüştür. Fakat o, gerçekleşeceğini bilse bile kaçmıştır kaderinden. Çünkü böylesi bir kaderin gerçekleşmesine göz yumamayacak denli erdemlidir.
Macbeth'e gelince. İskoçya'nın bu gözde komutanı cadılardan üç kehanet dinler. Son kehanete göre, kral olacaktır. Kehanetlerin ilk ikisi kısa zamanda gerçekleşince Macbeth, son kehanetin de kaderi olduğunu anlar ve oturup beklemek yerine evinde konuk ettiği erdemli kralı öldürerek onun yerine geçer. Kader gerçekleşir ama başlangıçta, insani yanı ağır basan bir tip olan Macbeth, oyunun sonunda artık mücessem kötülüğe dönüşmüş bir adamdır. O kadar kana batmıştır ki kendi ifadesi ile, geri dönmek için harcayacağı zaman ileri geçmek için harcayacağı zamandan çoktur. Ellerindeki lekeyi ise okyanusların suları bile temizleyemez artık.
Macbeth ve Oidipus. İkisi de kaderin gerçekleşmesini beklemez, harekete geçerler. Ama kaderinden biri kaçarken öbürü koşar ona. Biri razı gelirken diğeri baş kaldırır. Kamu vicdanının, haklarında verdiği hükümler de çok farklıdır bu yüzden. Oidipus'u iyi, Macbeth'i kötü kılan, kader yolu üzerindeki yürüyüşlerdir sadece. İyi ve masum kalır nezdimizde Oidipus da, ihtiraslarına mağlup Macbeth kötü ve suçludur. Buna niyet ve gayret demek mümkün. Çünkü gayret, kader kılıfı içinde insanın mahiyetidir. Mahiyet arazdan, mazruf zarftan önemlidir. Bu öyle bir yerdir ki orada artık hiç kimse kaderinin mahkûmu değildir...
Örnekler veriyorum birbiri ardına. Üstelik kapağı çoktan kayıp bir kalemle ders notlarımın üzerine yeni notlar bile alıyorum. İçimde neredeyse ilk kez dinlenildiğinde insanı gözyaşına boğan ezgilerin ferahı var. Son cümleleri sıralıyorum biraz da gaflete merhamet eden yağmurun sesine uyarak: Kaderim böyleymiş, diyerek kadere yürümek her zaman masum kılmaz bizi. Çoğu kez direnmek de gerekir. Masumiyet bazen kadere karşı koymakla elde edilir bir şeydir.
Ders bitiyor. Ama. İçlerinden biri. Hocam, diyor, o da kader. Susuyoruz. Söndürüyoruz ışıkları. Derslikten çıkıyoruz.
Gece dersi; kader, Macbeth, Oidipus
Aralık kalmış pencereden, iri yağmur damlaları kuru çınar yaprakları üzerine inerken çıkan ses geliyor.
Onlar duymuyor gerçi ama ben işitiyorum. Aralarından yer yer tatlı bir kaynaşma geçse de pürdikkat beni dinliyorlar biliyorum. Benim aklım iki karış daha fazla havada. Ama farkındayım burada çok ciddi bir iş yapıyoruz. Ben anlatıyorum onlar dinliyorlar. Ben öğretiyorum onlar öğreniyorlar. Yo, hayır! Öyle değil aslında. Ne anlatsam, anlamaya çalışıyorum. Ne öğretsem, öğrenmek çabasına bürünüp ben diye görünüyorum. Her romanın başkahramanında, her tragedyanın faciasında ben varım. Yalandır kapalı olduğum; kalbim açık, dersim açık, yazım açık. Ama kim bir hikâye kahramanına dönüştürüldüğünde kendisini zahmetsiz tanıyabilir? Belki bu yüzden pürdikkat dinleniyorum.
İkinci öğretim. Batı Edebiyatı. Gece dersi. Sonbahar akşamı çoktan inmiş bile. Altından kalkılamayacak bir konuya yalınkılıç dalıyorum. Kral Oidipus'un yanına Macbeth'i iliştirerek kaderden dem vuruyorum. Diyorum ki: Sophokles'in Kral Oidipus'u Shakespeare'in Macbeth'i ile mukayese edilebilir ve bu mukayese bize kader algısına dair bir şeyler fısıldayabilir. Kader ve bunun ayrılmaz parçası olan kötülük sorunsalına dair çok ciddi göndermeleri vardır bu oyunların ve aralarındaki yirmi asır farka rağmen kaderin madalyonunda iki ayrı yüze dokunarak aynı şeyi söylerler.
Her ikisinde de kendi kaderini "güvenilir" kaynaklardan öğrenen kahramanların kader karşısındaki tavrı söz konusudur. Bunlardan Oidipus, kâhinin öngördüğü felâketi (babasını öldürüp kraliçe ile evlenecektir) öğrendiği andan itibaren kaderinden son hızla kaçmaya başlar. Oysa attığı her adım onu kaderinden uzaklaştırmak yerine ona daha fazla yaklaştırır. Çünkü kaçtığı anne ve babası gerçek anne ve babası değildir ve o, nereye gittiğini bilmeden gerçek annesiyle babasının yaşadığı saraya çoktan yönelmiştir bile. Böylece Oidipus bir çember üzerinde koşarcasına, kaçtığı kaderine koşmuş, onun önüne geçmek şöyle dursun tam da önüne düşmüştür. Fakat o, gerçekleşeceğini bilse bile kaçmıştır kaderinden. Çünkü böylesi bir kaderin gerçekleşmesine göz yumamayacak denli erdemlidir.
Macbeth'e gelince. İskoçya'nın bu gözde komutanı cadılardan üç kehanet dinler. Son kehanete göre, kral olacaktır. Kehanetlerin ilk ikisi kısa zamanda gerçekleşince Macbeth, son kehanetin de kaderi olduğunu anlar ve oturup beklemek yerine evinde konuk ettiği erdemli kralı öldürerek onun yerine geçer. Kader gerçekleşir ama başlangıçta, insani yanı ağır basan bir tip olan Macbeth, oyunun sonunda artık mücessem kötülüğe dönüşmüş bir adamdır. O kadar kana batmıştır ki kendi ifadesi ile, geri dönmek için harcayacağı zaman ileri geçmek için harcayacağı zamandan çoktur. Ellerindeki lekeyi ise okyanusların suları bile temizleyemez artık.
Macbeth ve Oidipus. İkisi de kaderin gerçekleşmesini beklemez, harekete geçerler. Ama kaderinden biri kaçarken öbürü koşar ona. Biri razı gelirken diğeri baş kaldırır. Kamu vicdanının, haklarında verdiği hükümler de çok farklıdır bu yüzden. Oidipus'u iyi, Macbeth'i kötü kılan, kader yolu üzerindeki yürüyüşlerdir sadece. İyi ve masum kalır nezdimizde Oidipus da, ihtiraslarına mağlup Macbeth kötü ve suçludur. Buna niyet ve gayret demek mümkün. Çünkü gayret, kader kılıfı içinde insanın mahiyetidir. Mahiyet arazdan, mazruf zarftan önemlidir. Bu öyle bir yerdir ki orada artık hiç kimse kaderinin mahkûmu değildir...
Örnekler veriyorum birbiri ardına. Üstelik kapağı çoktan kayıp bir kalemle ders notlarımın üzerine yeni notlar bile alıyorum. İçimde neredeyse ilk kez dinlenildiğinde insanı gözyaşına boğan ezgilerin ferahı var. Son cümleleri sıralıyorum biraz da gaflete merhamet eden yağmurun sesine uyarak: Kaderim böyleymiş, diyerek kadere yürümek her zaman masum kılmaz bizi. Çoğu kez direnmek de gerekir. Masumiyet bazen kadere karşı koymakla elde edilir bir şeydir.
Ders bitiyor. Ama. İçlerinden biri. Hocam, diyor, o da kader. Susuyoruz. Söndürüyoruz ışıkları. Derslikten çıkıyoruz.
Subscribe to:
Posts (Atom)